BU DÜNYADA AYŞE FIRAT'TA VAR...

“Öyle bir altı ay düşünün ki, başında dünyanın en mutlu insanısınız, sonunda da en mutsuzu...Bir doğum bir ölüm ve ortada siz...”



Fahrettin beyin artık bir iş sahibi olup yuvasını kurmak zamanı gelmişti. Annesi özellikle bu konuda ısrar ediyor ama babası; “Hanım, dur acele etme çocuk önce bir iş sahibi olsun, sonrası kolay” diyordu. Oysa anne bir an önce oğlunu evlendirmek için gelin adayını arıyordu. Aslında gelin adayını çoktan belirlemişti ama henüz kimselere söylememişti



Fahrettin bey sonunda kararını verdi; tavukçuluk sektöründe ticarete atılacağını açıkladı. Herkesin ağırdan ağırdan beyaz ete olan ilgisi Fahrettin beyin dikkatini çekmişti. Annesi oğlunun bu kararına çok sevinmişti çünkü o da istediğini açıklamak için sabırsızlanıyordu. Açıkladı da: “Bey bey, ben oğluma Şenay’ı almak istiyorum, gelin adayım o” der demez Fahrettin bey in ve babasının gözleri ışıl ışıl parlamaya başladı. Ve... Evlendiler.

 


 

 


Şenay hanım ev hanımı idi ... Titiz, temiz, görgülü ve bilgili bir hanımdı. Tek bir isteği daha vardı; ileride bir kızı olursa okumasını ve çalışmasını istiyordu. Daha da önemlisi, güzel sanatların bir dalında eğitim almasını özellikle istiyordu.


Fahrettin bey ile Şenay hanımın ilk çocukları erkek oldu. Bu kez Fahrettin bey ileride nasıl bir işle uğraşması gerektiğinin hayallerini kuruyordu. Ya mobilya sektörü olmalı ya da inşaat sektörü olmalıydı seçecekleri iş kolu.


1963 yılına girildiğinde ikinci bir bebekleri daha dünyaya geldi. Doğan bebek kızdı; adını Ayşe koydular...


Ayşe, evin en küçüğü olduğu için daha özen gösteriliyor, baba, anne, ağabey bir dediğini iki etmiyorlardı...Ayşe’de kendisine tanınan bu ayrıcalığı iyi kullanıyor, ailenin en neşeli anında aklından geçirdiği istemlerini açıklıyor ve anında da yerine getiriliyordu. Duygusaldı; ailesinin hüzünlü anlarında kesinlikle ortalarda dolaşmazdı.


 


 

Ayşe’yi hem sevindiren hem de pabucunun dama atılmasına neden olan erkek kardeşi dünyaya geldi...Ayşe artık abla olmuştu ve bundan böyle küçük kardeşinin istemlerini yerine getirecek, onun nazını çekecekti. O, bu görevini içten ve severek yapmaya başladı...

Yıllar nasıl da gelip geçiyordu. Dünün minik bebeği Ayşe şimdi okullu olmuştu. Düzce Cumhuriyet İlköğretim okulunda sınıfları bir bir atlıyor, geniş bir arkadaş çevresine kavuşuyordu.


Lise öğrenimi için İstanbul Etiler lisesine kaydını yaptırdı. Ama son sınıfta yeniden Düzce lisesine kaydını aldırdı ve oradan mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ni kazandı ama sağ-sol çatışmalarının yoğun olduğu dönemlerdi, ailesi kızlarını okula göndermekten vazgeçti. Ayşe de beklemek ya da boş oturmak yerine kendisine iş aramaya başladı. Kısa sürede de işini buldu; Vakıflar Bankası’nda göreve başladı.


Bankacılık mesleğinin iki büyük özelliğini çalışmaya başladığında öğrendi. Birincisi aşırı stresli bir meslekti ikincisi her gün ayrılmayı düşünseniz de daha fazla mesleğinize bağlanmanızı sağlayan bir garip gizemi olmasıydı. Sanki, “Seninle de, sensiz de olmuyor” sözü bu meslek için söylenmişti



 

Ayşe, zaman buldukça karakalem desenler çiziyor ve özellikle annesinin mutlu olması için resimlerini yapıyordu. Çünkü biliyordu ki güzel sanatlarla uğraşmasını isteyen bir annesi vardı. Ayşe’ye göre bu resimler çalakalem resimlerdi, ciddi bir teknik bilgi ve eğitimin ürünü değildi. Sırf annesi mutlu olsun diye yapılan ama annesi çalışma anında yanına geldiğinde profesyonel bir ressam edasına bürünen Ayşe resimleriydi. Kızının çok çok ciddi şekilde resim yapmasından mutluluk duyan annesi, pasta-börek-çörek ne varsa sessizce masasına bırakır, çayını da asla ihmal etmezdi.

1999 yılı Türkiye için en acı yılların başında gelir. Düzce depremi bu acıların bir ayrı periyodudur. Yıkılan evler, biten yaşamlar...Yaşam boyu unutulmayacak izler bırakan derin acılar zinciri...


Ayşe için depremin hemen ardından acıların aileye girdiği dönemler yine bu yıl içindedir. Bir dönemin Kültür Bakanı ve Milli Eğitim Bakanı olan Bolu Millet Vekili dayısı Avni Akyol'u kaybeder...Bitmez , ardından anneannesini kaybeder...Bitmez; teyzesini yitirir...”Yaşamım boyunca en hüzünlü ve acı dolu yılımdır 1999” demeye başlar...


2000 yılı, yani yeni milenyum belki acılarının dineceği bir yıl olacak herkes gibi Ayşe’de büyük umutlar taşıyacaktır.


Milenyum uğurlu gelmiş olacak ki, Ayşe kararsızlığını bozar ve evlenir. İçinden atamadığı acı ve hüzünlerin bir nebze unutulmaya başlanacağı yılların içine girmiştir artık.


2003 yılına gelindiğinde, Ayşe Vakıflar Bankası’ndan emekli oldu. Emekli olduğu ilk gün kendisini bir boşluğun içinde bulacak olmasına karşın son derece mutluydu. Ne sabah geç kaldın sorunu vardı ne de gün boyu çalışma stresi. Sanki zaman durmuştu. Yıllardır özlemini çektiği tatil başlamıştı ve sınırsız bir tatildi...


Ne var ki, birkaç hafta sonra kendisini büyük bir boşlukta buldu ve Düzce’nin cadde ve sokaklarını gezinmeye başladı...Bir parkta oturdu ve çayını yudumlarken yanına gelen gençler masasına bir el ilanı bıraktı, selam verip ayrıldılar.


İlan, bir resim kursunun ilanı idi ve Ayşe için bulunmaz bir haberdi. Hem annesi çok sevinecekti hem de kendisi güzel sanatların bir dalı olan resim ile ciddi boyutta ilgilenmek olanağını yakalamış olacaktı.


Hemen yazılı adrese gitti ve resim serüveni böylece başlamış oldu.



 

2004 yılında oğlu Ege dünyaya geldi ve dünyalar O’nun oldu. Çünkü O artık bir anneydi...

2005 yılı ise bu mutluluğa gölge düşürdü. Oğlu Ege altı aylıkken babasını yitirdi. Sevinmek sanki Ayşe’ye yasaklanmıştı. Bir anısında şöyle demiş: “Öyle bir altı ay düşünün ki, başında dünyanın en mutlu insanısınız, sonunda da en mutsuzu...Bir doğum bir ölüm ve ortada siz...”


Ayşe ,resim çalışmalarını büyük bir başarı ile sürdürürken, bir yandan büyük ustaların tablolarını kopyalayarak (reprodüksiyon) renk, desen, stil çalışmalarında aşama kaydetmeye çalışıyor, diğer yandan sanat tarifi, sanat felsefesi, kuramlar ve stiller üzerinde bulduğu yayınları dikkatle okuyor, araştırıyordu.


Her gördüğü tablodan esinleniyor, bir süre o ressamın stiline kendisini kaptırıyor, bir yandan da kendi stilini oluşturmak için çabalarını sürdürüyordu.


Özellikle Emprestyonist ressamlar çok ilgisini çekiyordu. Renk, desen anlayışları kadar, her birinin acı dolu yaşam öyküsüydü belki de Ayşe’yi çeken... Resme başlanılan ilk yılların da iki özelliği vardır: Birincisi; kişi kendisini dev aynasında görür, ikincisi ise; dev üstatların yapıtlarını gördükçe kendisini bu kez cüce aynasında görür. Bunlar yıllar içerisinde aşılır ve kişi kendisini kendi aynasından görmeye başlar. Kişiye güç gelir, güven gelir, üzerindeki çekingenliği atar ve sanat arenasında “Ben de varım” demeye başlar...


Ayşe 2012 yılında “Ben de varım” demeye hazırlanırken bu kez eşinden ayrılır ve bu sözünü gelecek bir zaman dilimine bırakır...O zaman dilimi ne zamandır? Kendisi de bunun kararını vermekten yoksundur. O yalnızca tablolarını üretmekte gelen siparişleri tamamlamak için büyük çaba harcamaktadır.


Gelişen teknoloji ile gelen iletişim araçlarındaki akıl almaz bağlantılar günümüzde dünyayı bir tuşa bağlamışken Ayşe de kararını verir ve haykırır: “Ben de varım...”


Evet, sanat dünyasında artık ressam Ayşe Fırat'da var ve siparişlerini bekliyor. Ve Ayşe, kendi ekolünün de oluştuğunu göstermek için orijinal tablolarını sıralamayı sürdürüyor...


Başarılar diliyorum sevgili Ayşe Fırat...Yaşam seni artık hiç üzmesin; diliyorum.


Süheyla ERGÜL




( Ulusal Ses ) - 21.05.2016
 
 
http://www.ulusalses.net