Çarşamba , 19 Eylül 2018  
    ANA SAYFA
    Gündem                   
    Politika                   
    Dünya                      
    Ekonomi                  
    Güncel                     
    Spor                         
    Sağlık                       
    Yaşam                     
    Bilim ve Teknoloji 
    Kültür ve Sanat     
    Magazin                  
    Eğitim                      
    Kadın ve Aile        
    Yazarlar
    Söyleşi / Haber
    Video Haberler
      Künye
      İletişim
      Reklam

Haberlerde Ara



TCMB Döviz Kuru


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



SİTE İSTATİSTİĞİ
 BUGUN 158172  
 TOPLAM 636591399  
08.06.2007 itibariyle
Eğitim Geri Dön 
DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (XIII)...
Leo Strauss (1899-1973) politik felsefe üzerinde ve daha çok Antik ve Orta-Çağ felsefesi üzerinde çalışan bir felsefeci.

Fârâbî  ( 872-950), İbn Sina  (980-1037), İbn Rüşd (1126- 1198) ve Maïmonide (1135-1204), yani ‘Us’ ile ‘İnanç’ arasındaki ilişkiler üzerinde uzmanlaşmıştır.


Aristo ilk ‘usta’ ise, eski Yunan filozoflarını (Aristo ve Platon) ilk kez okuyan müslüman düşünür olarak Farabi de İbn Rüşd ve Maïmonide tarafından ikinci ‘usta’ olarak adlandırılır.


Şimdi bunların Paul Wolfowitz ve Amerikan Neo-Kon’larıyla ilgisi ne diye sorulabilir. Zaten biz de, ilgisinin olamayacağını kanıtlamak için yazıyoruz.


Ne var ki, Amerikan Neo-kon’ları, bir önceki yazıda söylediğimiz gibi, kendi ‘strateji’lerini belirledikten sonra ona ‘felsefî dayanak’ arayıp, bula bula Leo Strauss’u bulmuşlardır.


Çünkü Leo Strauss, hem Max Weber sosyolijisine ve hem de felsefenin Kant ve Hegel tarafından ‘bilimsel kavramlaştırılması’na karşı çıkıyordu.


Böylece Neo-Kon’lar için bir atışla bir kaç kuş birlikte vurulabilecekti. Avrupa kökenli felsefe, bilim ve hatta ‘uygarlık’ anlayışı yerine ‘Amerikan değerleri’ konulabilecekti.


Leo Strauss’da bulunan


Leo Strauss, Doğal Yasa yandaşı olup, Dinsel Yasa’ların politik yaşamdaki ‘olumsuzlukları’ (intrication) üzerine yazmaktadır.  O, daha çok Orta-Çağ müslüman düşünürlerinin ve özellikle de Farabî’nin ‘Din’ ve ‘Politika’ arasında kurduğu ilişki üzerinde durmakta ve bu felsefenin ‘ideal-tip’ini araştırmaktadır.


Ancak bu ‘ideal-tip’in, Türkçemizin çağrıştırdığı ‘ideal tip’le bir ilişkisinin olmadığı gibi, Max Weber’ci ‘ideal-tip’le de ilişkisi yoktur.


Bilindiği varsayılacağı üzere, Weber’ci ‘ideal-tip’, bir ‘çalışma hipotezi’ olup, gözlemlenen olgulardan hareketle, varılması istenen hedefi değil, o gelişmenin varacağı hedefi gösteren ‘kuramsal model’dir. Ancak yine Weber’e göre, kurucusuna bağlı olarak, ‘berbat ideal-tip’ler de kurulabilir.


1920’li yıllarda Leo Strauss, Berlin’de henüz öğrenci iken Alexandre Koyré (1892-1964) ve Alexandre Kojève (1902-1968) ile tanışacak ve bu öğrenci grubu  sonraki dönemlerin en önemli ‘entellektüel’lerinden olacaklardır.


Koyré, Paris’te zaman zaman Kojève’in yerine, onun Ecole Pratiques des Hautes Etudes (EPHE)’de Hegel üzerine verdiği seminerleri de verecek ve bu ikili Hegel öğretisi’nin Fransa’da yerleşmesine önayak olacaklardır.


1933-1939 yılları arasında bu konferansları izleyen Raymond QueneauGeorges BatailleRaymond AronRoger CailloisMichel LeirisHenry CorbinMaurice Merleau-PontyJacques LacanJean Hyppolite ve Éric Weil bunlardan birkaçı olarak sayılabilir.


Denilebilir ki, Marx’ın görüşleriyle Hegel ve Heidegger’in görüşlerini ‘bütünleştirme’ye yönelen bu çabalar, İkinci Dünya Savaşı ertesinde, Jean-Paul Sartre, Maurice Merleau-Ponty, Simon de Beauvoir ve Frantz Fanon gibi ‘Fransız Radikalizmi’nin de düşünsel temelini atmış olacaktır.


Konumuz açısından yani Amerikan Neo-kon’larının ‘felsefî kökenleri’ bakımından ise, Kojève’in “tarihin sonu” tezinin belirleyici bir önemi var.


Kojève’e göre, ‘tarihin sonu’ zaten gelmiş bulunmaktadır. Amerika’da Amerikan yaşam biçimi (American way of life), sınıfların ortadan kalkmasıyla birlikte  insanı ‘tarih ötesi konum’una getirmiş olmakta; benzer biçimde Sovyetler Birliği ve Çin de, biraz geriden gelmelerine karşın bu aşamaya ulaşma yolundadırlar. Demek ki, ‘Savaş’ ve ‘Devrim’ gibi büyük ‘insanlık eylemleri’ (Action)’ne gerek kalmamıştır.


Nitekim, kendisi, 1950’de Fransız Dış İşleri Bakanı Robert Schuman’ın önerisiyle kurulacak olan (Communauté européenne du charbon et de l’acier)’nin kuruluşundan  Conférance des Nations Unies sur le Commerce et le Développement (CNUCED) ve GATT gibi kurumların kuruluşu için çaba gösterecek ve yaşamının geri kalanını ‘ekonomik planlama’ya adayacaktır.


Bir bakıma, Kojève ve tilmizleri için, Avrupa’da Kant’cı ‘evrensel cumhuriyet’in maddî temelleri atılmış olmaktadır. Bundan sonrası ‘bilgelik’ ya da ‘Tiranlık’ın önlenmesine yönelik çabalar olmalıdır. [Le Strauss’un Tiranlık (De la Tyrannie) üzerine yazdığı kitabında (1954), Kojève’in ‘Tiranlık ve Bilgelik’ görüşleri de yer almaktadır]


 


Ne var ki, Kojève’in Hegel ve Marx’tan esinlenen ve insanlığın bundan sonraki döneminin ancak ‘ekonomik planlama’yla sağlanabileceğine ilişkin savı, Francis Fukuyama ya da Amerikan Neo-konlarında ‘liberalizm’ ve ‘piyasa ekonomisi’ne dayandırılan bir sava dönüştürülecektir.


Zaten ‘özgün felsefesi’ olmayan bir ülke olarak ABD’de ‘felsefe’ye gereksinim de yoktur. Ancak Leo Strauss’un Weimar Cumhuriyeti’ni yakından bilen bir olarak; eğer “Demokrasi’nin gücü yoksa kendisini kabul ettirmesinin olanağı da yoktur” saptaması neo-konların felsefelerinin ayaklarından birini oluşturacaktır.


Yine Leo Straus’un, Diktatörlük yerine Eski Yunan Felsefesine gönderme yaparak kullandığı ‘Tiranlık’ tanımı da, insanlığın ‘erdem’ ve ‘moral değer’lerden uzaklaştığı dönemlerde ortaya çıkmakta değil midir?


Kaldı ki, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından ‘ekonomik planlama’ düşüncesi de ‘tarihe gömülmüş( (!) olduğuna göre, sadece ‘moral değerler’in ‘bilgelik ekseni’ ya da ‘kötülük ekseni’ yönündeki gelişmesi önem kazanacaktır.


Değil mi ki, salt teknolojiye dayanan geçen yüzyılın ‘uygarlık’ tanımı da aşılmıştır. O halde insanlığın geleceği bu ‘bilgelik ekseni’ ya da ‘kötülük ekseni’ arasındaki çatışmayı kazananlarca belirlenecektir.


Kötülüğün kaynağı olarak Devlet


Ne var ki  (Amerikancı) ‘demokratik değerler’in gelişmesinin önündeki engeller, felsefe, din ya da bilimden değil çoğu gelişmekte olan ‘Devlet’lerden gelmektedir.


Yani neo-konlar için ‘Ulus’, ‘Etni’, ‘Rejim’ ya da ‘Ülke’nin önemi yoktur.


Bu terim ve kavramlar, özellikle ‘Amerikan üniversiteleri’ ya da ‘Think Thanks’ kuruluşlarınca her gün yeni bir ‘boya’ya boyanabilirler.


Önemli olan ‘Devlet’lerin, bu ‘kötülük kaynağı’ kurumların ortadan kaldırılması ya da ‘yeniden kurulması’dır.


Eğer neo-konlar ‘Devlet-Ulus’a karşı olsalardı sözkonusu ‘ulus’un önüne yeni ‘Devlet-Ulus’lar kurma hedefini koymazlardı.


Irak, Libya ya da Suriye’de ‘rejim değişikliği’ istense, Pentagon yetkilisi Michèle Flournoy’nın öngördüğü gibi bir kaç ay içinde bu iş kotarılabilirdi.


Nitekim gerek Kaddafi ve gerekse Saddam’ın ‘devrilmesi’ birkaç hafta içinde tamamlanmış olmasına karşın ne Libya ve ne de Irakta yeni bir ya da birkaç ‘Devlet’ kurulmuştur.


“Kurulamadı”ğını ileri sürmek için ise ancak ‘saf’ olmak gerekir.


Uygulanmakta olan ‘strateji’, yeni ‘Devlet’lerin kurulma sürecini ‘sürüncemede bırakma’ stratejisi olup; felsefi, kültürel, ahlâkî, bilimsel herhangi bir temeli yoktur.


Bu bağlamda Ad-dawla al-islamiyya denilen ‘İslâm Devleti’ ya da  kısa söylenişiyle Da-eş’e, ‘Devlet’ takısını takanların da ABD’nin Neo-Kon’ları olduğu söylenebilir.


Ne var ki, Irak, Suriye ya da yeryüzünün herhangi bir yerinde yeni kurulacak herhangi bir ‘Devlet’in adı Ad-dawla al-islamiyya’cıların ‘İslâm Devleti’ olmayacaktır.


Yakın bir gelecekte, Irak, Suriye, Suudî Arabistan ya da müslümanların çoğunlukta olduğu herhangi bir ‘Devlet-Ulus’ parçalanıp yeni Devlet-Uluslar kurulabilir. Ancak bunlardan hiçbiri ‘Ad-dawla al-islamiyya’ adını almayacağı gibi, ne bugün bunun için savaştıklarını söyleyen ‘terörist’ler yönetiminde yer alacaklardır ve ne de savundukları ‘görüşler’ iktidar olacaktır.


Buraya kadar açıklananların ışığında, denilebilir ki, Türkiye’de şu ya da bu biçimde bu ‘görüş’te olanlar varoldukça, Türkiye’de, ‘Ulus’ şöyle dursun, ‘Devlet’ güvencede değil demektir.


Ve ne yazık ki, bu durum ‘somut bir gerçeklik’ olup, her geçen gün, ‘Devlet’in biraz daha aşındırıldığı çıplak gözle bile görülebilmektedir (*).


Bitti


Habip Hamza Erdem


(*) Şakacı çobanın hangi seslenişinde, kurtlar gerçekten sürüye dalmışlardı? Bu ‘sonuncu’ seslenişi olmasın diyelim.

[ Ulusal Ses ] - 15.07.2016

 
 
 
Habere yorum yaz
 
 
Haberi yazıcı formatına hazırla
 
 
Editöre mesaj gönder
 
Sayfa başına git


HABERE EKLENEN YORUMLAR  

Kayıtlarda bu haber yapılmış yorum bulunmamaktadır.
İlk yorum yazan siz olmak ister misiniz ?


Kampanya detayları için TIKLAYINIZ


Diğer Eğitim
  AKIL VE BİLİME KARŞI CEHALET!..
  TERKEDİLMİŞ SANAT...
  SELMAN YÖNAL YAZDI...
  LAİKLİK’İN L’Sİ (V)...
  LAİKLİK’İN L’Sİ (IV)...
  LAİKLİK’İN L’Sİ (III)...
  ‘LAİKLİK’İN L’Sİ (II)...
  ‘LAİKLİK’İN L’Sİ...
  DARBELER ve RENKLERİ (III)...
  DARBELER ve RENKLERİ (II)...
  DARBELER ve RENKLERİ...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (XIII)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (XII)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (XI)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (X)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (IX)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (VIII)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (VII)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (VI)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (III)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (II)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME...
  ŞU BİZİM FRANSIZLAR...
  ANADOLU’DA TÜRKLER (XXIV)...
  ANADOLU’DA TÜRKLER (XXIII)...
 

Tasarım & Programlama SK WT © 2007 - İçerik © Copyright 2007Ulusal Ses Haber Portalı