Cuma , 25 Mayıs 2018  
    ANA SAYFA
    Gündem                   
    Politika                   
    Dünya                      
    Ekonomi                  
    Güncel                     
    Spor                         
    Sağlık                       
    Yaşam                     
    Bilim ve Teknoloji 
    Kültür ve Sanat     
    Magazin                  
    Eğitim                      
    Kadın ve Aile        
    Yazarlar
    Söyleşi / Haber
    Video Haberler
      Künye
      İletişim
      Reklam

Haberlerde Ara



TCMB Döviz Kuru


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



SİTE İSTATİSTİĞİ
 BUGUN 6735  
 TOPLAM 608618194  
08.06.2007 itibariyle
Eğitim Geri Dön 
‘LAİKLİK’İN L’Sİ (II)...
Laiklik’in bir ‘ilke’ olduğunu biliriz ama belki de ‘politik’ bir ilke olduğu üzerinde durmayabiliriz.

         Politik ama ‘özgül’ bir ‘politik ilke’ (culture politique spécifique).

Çünkü laiklik aynı zamanda bir ‘kültür’dür.


Türk tarihine bakıldığında ‘laiklik kültürü’nün çok eski dönemlere değin götürülebileceği bile söylenebilir.


Bu ilkenin ‘özgül’lüğü de, ancak ‘hukusal bir biçim’ içinde kendisini göstermesiyle ortaya çıkmaktadır.


Hangi ‘hukuksal biçim’ içinde kendisini göstermektedir ya da gösterecektir?


Sözgelimi Cumhuriyet Hukuku’yla belirlenen ‘laiklik’,  Fatih Sultan Mehmet’e atfedilen laikliğin ‘tarihsel izleri’ni de taşıyacak mıdır?


Buradan, ‘laiklik’in, herhangi bir toplumda, ‘topluma yabancı’ bir biçim alamayacağı sonucuna da ulaşılabilecek midir?


*


Kimi zaman ‘Devlet’in ‘laik’ olup olmadığı da tartışmaya açılabilmiştir.


Sanki ‘Devlet’, ‘politik’, ‘hukuksal’ ve ‘kültürel’ bir varlık değilmiş gibi..


Konuya ‘Devlet’in dayandığı ‘toplum’ yönünden bakıldığında ise, ister istemez ‘halk’ ve ‘ulus’ kavramlarıyla karşılacağız demektir.


‘Halk’ ya da ‘ahali’, yani bir ‘Fransız halkı’ ya da ‘Türk halkı’, Devleti olmayan bir alanda, dini, dili, etnik yapısına bakılmaksızın, diyelim bugün İŞID ya da PYD’nin yaşamakta oldukları bir alanda yaşayan ‘ahali’ değil, ama belli bir ‘hukuksal sistem’e bağlı bir ‘insan topluluğudur’.


O ‘hukuksal sistem’ de zaten belirli bir ‘politik sistem’ ve bu sonuncu da belli bir ‘kültürel sistem’in sonucudur.


Demek ki, belirli bir hukuksal, politik ya da kültürel ‘sistem’ ya da ‘yapı’ (structure) sözkonusu olmadan, herhangi bir ‘halk’tan sözetmenin olanağı yoktur.


            Antropolojik olarak en ‘en ilkel’ halkların bile bir ‘kültür’ ve bir ‘yapı’larının olduğunu anımsayalım.


            Ne ki, ‘ilkel’ ya da değil, sözkonusu ‘kültürel’ ya da ‘hukuksal’ yapıları bozulan ya da dağı(tı)lan ‘insan kitle’lerini ‘halk’ diye tanımlamanın olanağı kalmayacak demektir.


*


            Halkların doğuşu


            Fransız düşünür Jean Bodin (1530-1596) ve daha sonra Hollandalı diyelim Baruch Spinoza (1632-1677) halkları doğanın yaratmadığını görüşünü ileri süreceklerdir.


            Bu yaklaşım ‘halkların doğuşu’ kadar ‘laiklik ilkesinin’ doğuşuna da kaynaklık edecektir.


            Demek ki, ‘toplumsal düzen’i metafizik (toplum ötesi) güçler değil, bizzat toplumun kendisi yaratmaktadır.


            Kuşkusuz bunu, çarpık bir biçimde, insanın yaratılışıyla karıştırmamak gerekmektedir.


            İnsanın ya da doğanın ‘yaratılış’ıyla ‘toplumsal düzenin’ o arada politik ya da hukuksal düzenlerin yaratılışı arasında herhangi bir ilişki yoktur.


            Hangi Tanrı kapitalizm gibi ‘insanlık düşmanı’ bir düzen yaratmış olabilir, değil mi ama?


            Tersine, az ileride değinileceği gibi, Tanrı’nın ‘kapitalizm’in doğuşuna nasıl direndiğini ve insanlığı yüzyıla varan ‘din savaşları’na sürükleyeceğini göreceğiz.


Ne var ki, bir kez ‘insanın kendisinin’ ve varlık nedeni olan ‘toplum’un kendi politik, hukuksal ve kültürel düzenini kuracağı kabul edildikten sonra, artık ‘laiklik ilkesi’nden de sözedilebilecektir.


Öte yandan, insanların kendilerinin kuracağı politik ve hukuksal düzen içinde ‘eşit’ olmak istemelerinden doğal ne olabilir?


Tam da bu nedenle, ‘demokrasi’ de ancak ‘laik’ insanların isteyebilecekleri bir ‘düzen’ olabilecektir.


O halde ‘laiklik karşıtları’nın ‘demokrasi’ talepleri de olmayacak demektir.


Bu yaklaşımın, ‘millet’e karşıtı ‘ümmet’i, demokrasiye karşı ‘teokrasi’yi savunmaları kendi bakış açılarından çok doğrudur ama; kendilerince bir ‘millet’ ve ‘demokrasi’ tanımı yaparak sadece bir ‘kavram kargaşası’na yolaçtıkları da bir başka ‘çok doğru’dur.


Doğal Hukuk ve Laiklik


Her şeyden önce ‘Doğal hukuk’la doğa hukuku ya da ‘Orman Yasası’nın biribirlerine karıştırılmaması gerektiğinin altı çizilmelidir.


Böyle olmasına böyledir ama, aradan beşyüzyıl geçtikten sonra, sözde ‘doğal hukuk’ yandaşlarının günümüzde tam bir ‘Orman hukuku’na geldikleri de bir başka somut gerçekliğimiz olmuştur.


            ‘Doğal Hukuk’, insanların hangi ‘toplum’ içinde yaşıyor olup olmadıklarına bakmaksızın, ‘insanlık’a ait olmaları dolayısıyla ve ‘doğuştan gelen’ kimi haklarının olduğunu savunmasıyla bilinir.


            Bu ‘insan hakları’nın başında ise ‘özgürlük’ ve ‘mülkiyet’ gelmektedir.


            Daha sonra ‘insanın ancak içinde yaşadığı toplumca belirlendiği’ni savunan düşünürler tarafından ‘amansızca’ eleştirilmelerine karşın ‘doğal hukuk’ taraftarlarının katkıları savsaklanamaz.


            Kaldı ki, bu görüşün ortaya çıktığı ‘tarihsel dönem’, bir başına insanların ‘düşünce’lerinin nasıl içinde yaşanılan ‘toplum’ca belirlendiğini ortaya koymaya yeter.


            Değil mi ki, ‘Doğal Hukuk’, yeni coğrafî keşiflerin yapıldığı dönemde ortaya çıkmıştır ve bu keşifler başta İspanyol ve Portekizlerce yapılmıştır; ‘salamanque okulu’ da ‘doğallıkla’ İberik yarımadasında ortaya çıkacaktır.


            Ancak dönemin ‘finans merkez’leri olan Hollanda, İngiltere ve Fransa’da yine ‘dönemin düşünce yapısı’nı belirleyecektir:  Hollanda’da Hugo Grotius (1583-1645), İngiltere’de Thomas Hobbes (1588-1679) ve  John Locke (1632-1704), Fransa’da Jean-Jacques Rousseau  (1712-1778).


            Denilebilir ki tüm ‘Din savaşları’ da tam da bu dönemde yani 16ncı yüzyılda  olmamış mıdır?


            Olmuştur ve bu da ‘laiklik’in, çölde yabanıl bedevilerin ‘akıl’larına gökten düşecek bir ‘düşünce’ olamayacağını kanıtlamaya yetmektedir.


            (Sürecek)

[ Ulusal Ses ] - 12.09.2016

 
 
 
Habere yorum yaz
 
 
Haberi yazıcı formatına hazırla
 
 
Editöre mesaj gönder
 
Sayfa başına git


HABERE EKLENEN YORUMLAR  

Kayıtlarda bu haber yapılmış yorum bulunmamaktadır.
İlk yorum yazan siz olmak ister misiniz ?


Kampanya detayları için TIKLAYINIZ


Diğer Eğitim
  AKIL VE BİLİME KARŞI CEHALET!..
  TERKEDİLMİŞ SANAT...
  SELMAN YÖNAL YAZDI...
  LAİKLİK’İN L’Sİ (V)...
  LAİKLİK’İN L’Sİ (IV)...
  LAİKLİK’İN L’Sİ (III)...
  ‘LAİKLİK’İN L’Sİ (II)...
  ‘LAİKLİK’İN L’Sİ...
  DARBELER ve RENKLERİ (III)...
  DARBELER ve RENKLERİ (II)...
  DARBELER ve RENKLERİ...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (XIII)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (XII)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (XI)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (X)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (IX)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (VIII)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (VII)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (VI)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (III)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME (II)...
  DEVLET, ULUS, KÜRESELLEŞME...
  ŞU BİZİM FRANSIZLAR...
  ANADOLU’DA TÜRKLER (XXIV)...
  ANADOLU’DA TÜRKLER (XXIII)...
 

Tasarım & Programlama SK WT © 2007 - İçerik © Copyright 2007Ulusal Ses Haber Portalı